» Atatürkçü Düşünce Sistemi Işığında Proje Üretmek

Üzülerek ifade etmek isterim ki, ülkemizde gerek köşe yazarlarında gerekse televizyonların pek çoklarında haftada en az bir akşam düzenleme açıkoturum programlarında dikkati çeken bir durum var: Hep teşhis koyuyoruz. Yapılan işleri tenkit ediyor, karalıyor, eleştiriyoruz. Ama biz o işin nasıl daha doğru, nasıl daha ülke ve insanımıza yararlı olacağı konularına pek yer vermiyoruz. Veya o konunun alternatif çözüm yollarını ifade etmiyoruz. Öncelikle yönetim sistemimizden tam memnunmuyuz değilmiyiz? Meclis tarafından seçilen halkın desteğinden yoksun Cumhurbaşkanı, yönetimde daha çok öne çıkan Başbakan, Meclis Başkanı, hemen tamamı politik kişiler olan Bakanlar, adının başı Milli olmasına rağmen her hükümette değişik politikalar sergileyebilen başta Milli Eğitim, Milli Savunma gibi Bakanlar ile hükümet şekli acaba bizim için, Türk insanı ve Türkiye coğrafyası için en uygun yönetim şekli mi? Onu da tam bilmiyoruz! Çok iyi hatırlıyorum Sayın Turgut Özal döneminde "Başkanlık sistemi" ortaya atıldı. Kamuoyu yüzeysel olarak bu konuyu tartıştı, ABD'deki Başkanlık sistemi Fransa'da uygulanan sistem hangisi bize daha uygun derken o tartışmada unutuldu. Sayın Demirel'de ilgililere Başkanlık sistemini inceletti. Çalışmaları kalın bir kitapta toplattı. Zannediyorum o çalışmayı ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına da göndertti fakat onun da arkası gelmedi. Nedir bu Başkanlık sistemi? Türkiye için fayda ve mahzurları neler? Onu da tam bilemiyorum. Bence üzerinde durulması, düşünce üretilip bir karara varılması gereken bir konu! Ülkemizde dikkate alınması gereken en önemli konulardan biri de zamanın iyi kullanılması! küreselleşen Dünya'da, haberleşmenin çok kolay ve kısa sürede yapıldığı günümüzde, kararlarında en kısa zamanda hayata geçirilmesi ülke için kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak kendini gösteriyor. "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." Sözü vardır. Maalesef bazen karar bile alamadığımız, sürüncemede kalan pek çok konunun olduğunu görüyoruz. Başkanlık sistemini en büyük yararını, karar sürecini kısaltmak ve yönetimde daha ehil insanları iş başına getirecek bir sistem olmasında görüyorum. Üzülerek söylemek istiyorum ki Türkiye'nin sancılı bölgesi Güneydoğu Anadolu için sistemin ne getirip ne götüreceğini de iyi analiz etmemiz lazım! Bu konuyu ilk yazıda daha fazla uzatmak istemiyorum. İlerde tekrar ele alabileceğim bir konu.

Ben bu yazılarla malumu arz yerine Atatürkçü Düşünce doğrultusunda; ekonomik konularda, dış politikada, eğitimde sağlıkta, kültürde, turizmde, çevre konularında, Kıbrıs, ermeni meselesi, bölücü terörle mücadelede yeni yöntemler ABD'nin bizi de yakından ilgilendiren ve ilgilendirecek olan Büyük Ortadoğu Projesi v.b. konularda projeler üretmek, düşünce yoğunlaşması sağlamak, Türkiye'nin Milli menfaatlerine uygun politikalar, hareket tarzları, yaklaşımlar, çözüm önerileri getirmek istiyorum.Kısaca ifade etmem gerekirse NASIL'a cevap bulmak istiyorum: Ne olmuş, ne oluyor malum da, biz bunlardan nasıl en az zarar görürüz? Nasıl en çok yararlanabiliriz? Bu gerçeği kendi lehimiz, ülkemiz, Ulusumuz lehine nasıl en iyi istismar edebiliriz? Onların yolunu aramak, bu konularda katkıda bulunmak, çözüm yolları üretmek istiyorum.

Malumunuz Ulu Önder Atatürk'ün edebiyat şaheseri diyebileceğimiz iki hitabesi vardır: Cumhuriyetin 10. yılındaki Nutku ile Büyük söylevi'nin sonunda söylediği Gençliğe Hitabesi. 10. Yıl Nutkunda bir cümlesi var. "Az zamanda çok ve büyük işler yaptık." Evet az zamanda çok ve büyük işler yapıldı. Topu topu onbeş yılda 1923'den – 1938'e kadar.

O günün koşullarında; O yoksullukta, o yorgunlukta harikalar yaratıldı! Türk insanı şahlandı. Kişiliğini kimliğini buldu, kendine layık olan bir yere geldi, Onurlu bir duruş sergiledi. Ama diyeceksin ki başımızda Atatürk vardı. Haklısın bizim de amacımız O'nun, o büyük liderin yaptıklarından, uygulamalarından esinlenerek bugüne ışık tutmak bu güne yol göstermek...

Söz gelimi bugün ele alacağımız konu eğitim olsun. Bu konumda ne yapabiliriz. Avrupalı devletlerin okuma yazma oranı %98'lerde. Sovyet Rusya ve ondan ayrılan bugün birer bağımsız devlet olan onbeş ülkenin de durumu aynı. Bizdeki durum içler acısı! 6 milyon kadınımız okuma yazma bilmiyor. 1 milyon kız çocuğumuz okula gönderilmiyor. Erkek nüfusunun da durumu pek gün ışığına çıkarılmış değil. Doğu ve Güneydoğu bölgesinin yanı sıra Büyükşehirlerimizin varoşları da cahil insanlarla dolu. Peki ne yapmalıyız? Bazı şeyler vardır ki insanın kişisel özgürlüğüne bırakılamaz. Ehliyetsiz araç kullanamazsınız; ruhsat almadan dükkan açamazsınız, bilet almadan uçağa binemezsiniz. Bunun benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Bu cümleden olarak denebilir ki okuma yazma bilmeden Türkçeyi az da olsa konuşmadan vatandaş olamazsınız. Ben sana seçme ve seçilme hakkını vermem! Pek çok haktan yoksun bırakırım. Okuma yazma bilmemenin, çocuğu okula göndermemenin bir cezai bedeli olmalı... peki nasıl okutacağız, nasıl öğreteceğiz Türkçemizi? Pek de zor değil. Okullarımız gündüz çocuklarımızın hizmetinde, akşamları da geç saatlere kadar okuma yazma bilmeyen annelerin, babaların, teyzelerin, amcaların, halaların hizmetinde olabilir. Öğretmen? O da sorun değil. Aynı okulun öğretmenleri cüzzi bir prim ile seve seve kendi okullarında öğrencilerinin cahil yakınlarına ders verebilir, onları iyi vatandaş, iyi insan olma yönünde eğitebilir, yönlendirebilir.

Efendim biz bu işi şu veya bu liderimizin eşinin himayelerinde kampanyalarla yürütüyoruz. Hayır kampanyalarla yürütmeye gerek yok. Atatürkçü Düşünce Sisteminde doğru olan her şey, ülke yararına olan her şey yasalarla yaptırılırdı. Hani bir atasözümüz vardır: davulcu ve zurnacı kardeşlerimden özür diliyorum. "Çocuğu (kızı) kendi isteğine bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya gider." Okula gitmeyi isteğe bırakmamak lazım.

Doğru olan yolda, ülkemizin yararına olan hususlarda yasalarla iş yapacağız. Peki eğitim problemi okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretmekle hallolacakmı? Tabi ki hayır. Bir başka önemli problemimiz yalnız Büyükşehirlerimize değil Anadolu'nun da her yerine yayılmış "dershanelerimiz". Okul dışında Anadolu Liselerine, Üniversitelere girmek için olmazsa olmaz gibi görülen dershaneler! Kimileri için önemli bir istihdam ve gelir kapısı! Ülke için ne anlama geliyor? Bence koca bir hiç! Dershaneler kanalıyla üniversiteye girip bitiren öğrenciler Türkiye'de bilim, teknoloji patlaması mı yarattı? İcatlar, keşifler, patentler sayılamaz mı oldu? Bence hayır. Bir diğer gerçekte üniversite kapısında bekleyip, kontenjan nedeniyle yerleştirilemeyen "üçte iki oranında öğrenci".... Ailelerin potansiyel huzursuzluk kaynağı zayi olan en az bir yıl, kahvehanelere yeni müşteri, sokakları dolduran amaçsız kalabalıklar... Şöyle yapsak daha iyi olmaz mı: Devletin üniversite açığını ve lise-meslek lisesi açığını kapatmak için mevcut dershaneler yasa ile özel okul ya da özel üniversiteye çevrilsin. Paralı olsun. Özel okul/üniversite sayısı çoğalınca (arz çoğalınca) talepte azalacak, dolayısıyla fiyatlarda düşecek. Hiç kimsenin çocuğu açıkta kalmayacaktır.

Devlet Anadolu Liseleri ve üniversitelere giriş için yine sınav yapılsın. İlköğretimde, lisede okutulan dersler üzerinden sınav yapılsın. Yüksek puan alanlar parasız devlet okullarına, düşük puan alanlarda özel okullara girer, açıkta kimse kalmaz.

Tüm bu reformlar biraz da zenginlerimizin özverileri ile bağımlı. Çözüm önerilerini getirirken halkımızından bu fedakarlığı isteyeceğiz. Daha büyük Türkiye "daha kalkınmış Türkiye" hepimizin özlemi. Zenginlerimizin de bu uğurda elinden gelen özveride bulunacağına inanıyorum. Zira Türk Milleti Atatürk'ün Tekalif-i Milliye emirlerine harfiyen uymuş, kurtuluş savaşımızı maddi yönden de gönülden desteklemiştir.

Saygılarımla